Gece Yarısı Kütüphanesi : Seçilmemiş Yolların Yasını Çekmek


Yaşayamadığımız hayatların yasını tutmak ne kadar kolay, değil mi? Başka bir şehirde yaşamayı, o teklifi kabul etmiş olmayı, daha çok çalışmayı, daha doğru insanlarla karşılaşmayı dilemek için en ufak bir çaba gerekmiyor. Zihnimiz sürekli bizi o sinsi soruyla zehirliyor: "Acaba o gün onu seçseydim, hayatım bugün nasıl olurdu?" Edinemediğimiz arkadaşlara, cesaret edemediğimiz işlere, kuramadığımız yuvalara özlem duymak, insanı içten içe çürüten gizli bir hastalık gibi. Pişmanlık duymak ve zamanımız doluncaya kadar o "keşke" raflarında kaybolmak dünyanın en zahmetsiz işi.

Geçenlerde gece yarısı sessizliğinde Matt Haig’in Gece Yarısı Kütüphanesi kitabını bitirdiğimde, zihnimde tam olarak bu pencereler açıldı. Kitabın kahramanı Nora Seed, pişmanlıklar altında ezilip hayatına son vermek isterken kendini sonsuz bir kütüphanede buluyordu. Gece yarısında zaman durmuştu ve raflardaki her kitap, Nora’nın "keşke farklı seçseydim" dediği olası hayatlarını temsil ediyordu. Nora o hayatları tek tek denedi. Kimi hayatta olimpiyat şampiyonu oldu, kiminde bir buzul bilimci, kiminde ise çok zengin bir pop yıldızı…

Fakat kitabın tam kalbinde Nora’nın fark ettiği, benim de okurken kalbimin en derin yerinde hissettiğim o sarsıcı gerçek şuydu: Acıya karşı bağışıklık kazanmamızı sağlayacak hiçbir yaşam tarzı yoktu. Hangi hayatı seçersek seçelim, her yol bir yere kadar iyi, bir yere kadar kötüydü. Kusursuz ve pürüzsüz bir mutluluk hayatın doğasına aykırıydı; çünkü mutluluğun doğasında acı da vardı. Biri olmadan diğeri var olamıyordu.

 Pişmanlık: Kendimizin En Büyük Düşmanı

Kitapta muazzam bir tespit var, yazar diyor ki:

"Esas sorun yaşamadığımız için pişmanlık duyduğumuz hayatlar değil. Sorun pişmanlığın kendisi. Büzüşmemize, kuruyup kalmamıza, kendimizin ve bütün insanlığın en büyük düşmanı olduğumuzu hissetmemize neden olan, pişmanlığın ta kendisi."

Bizler, zihnimizin ürettiği o hayali, kusursuz paralel versiyonlarımızla bugünkü gerçek kendimizi kıyaslayıp duruyoruz. Oysa olası hayatlarımızın bundan daha mı iyi yoksa daha mı kötü olacağını asla bilemeyiz. Geçmişin pişmanlık hapishanesinde gardiyan olmak ya da geleceğin kaygı dolu labirentlerinde kaybolmak, içinde nefes aldığımız tek gerçekliği, yani "An"ı bizden çalıyor.


Tam bu noktada, modern psikolojinin "kabulleniş" dediği o limanın, aslında bizim medeniyetimizin ve ruhumuzun en güvenli sığınağı olan "Teslimiyet ve Kader" bilinciyle nasıl da örtüştüğünü gördüm. Biz hayırlısını isteriz ama bizim için en güzel, en şifalı takdiri ancak Allah bilir. Yaşadığımız, şu an içinde bulunduğumuz bu hayat, tüm kırıklıklarıyla, eksikleriyle ve imtihanlarıyla aslında bizim için biçilmiş en kusursuz kaftandır. İlahi takdirin güzelliği, bizi o hayali "keşke"lerin vicdan azabından koruyan en büyük kalkandır.


Her Şey Olabilmek İçin Her Şeyi Yapmak Gerekmiyor

Bazen her yere yetişmek, her şeyi tatmak, her meslekte zirveye oynamak istiyoruz. Dünyayı tüketemediğimiz için bir eksiklik hissiyle doluyoruz. Oysa kazanmanın nasıl bir his olduğunu anlamak için bütün sporları yapmamız gerekmiyor. Müziği anlamak için gelmiş geçmiş bütün besteleri dinlememize gerek olmadığı gibi, kahveden, çaydan veya bir dost sohbetinden zevk alabilmek için de dünyanın bütün nimetlerini önümüze yığmamız gerekmiyor.

Sevgi ve gülmek, korku ve acı... Bunlar zaten insanın her versiyonunda, her hayatta deneyimleyeceği ortak duygular. Şu anda, elindeki o fincanı tutarken, olası bütün hayatlarda yaşayabileceğin kadar eksiksiz ve tam bir hayat yaşıyorsun zaten. Dönüp arkana bakmayı, o yeşil kaplı pişmanlık dökümlerini karıştırmayı bıraktığında fark ediyorsun bunu.

Olmamız gereken tek bir kişi var: Kendimiz.

Hissetmemiz gereken tek bir varoluş var: Şu an.

Hayatımızdan acı, hüzün, yalnızlık veya hayal kırıklıkları bir anda mucize eseri çıkmayacak. Yarın uyandığımızda yine zorluklarla karşılaşacağız. Ama mühim olan soru şu: Tüm bunlara rağmen, bu biricik hayatı, bize lütfedilen bu takdiri hakkıyla, hakkını vererek yaşamak istiyor muyuz?

Kitabın sonunda küllerinden doğan o ses gibi, bu berbat ama umut dolu dünyaya karşı içimizden yükselen o fısıltıyı duymalıyız: Evet. Evet. Binlerce kez evet.

Bazı yolların daha kolay olacağını düşünmek işimize geliyor belki de ama kolay yol yoktur. Yalnızca yollar vardır. Boş yere hayatımızın farklı olmasını dilemeyi bıraktığımızda; arada bir başımızı kaldırıp yukarı baktığımızda göreceğiz ki: Nerede olursak olalım, gökyüzü her daim sonsuz ve ilahi takdir her daim bizimle.

Peki sevgili okur; senin o zihnindeki kütüphanede tozlu raflara kaldırmaktan korktuğun, seni bugün bile bloke eden en büyük "keşke"n ne? Geçmişin yasını tutmayı bırakıp, bugün o gökyüzüne bakmaya hazır mısın?


Vesselam...

Yorumlar